Daha önceki âyetlerde, münafıkların, mü’minlere ve hatta Cenab-ı Hakk’ın Zât’ına karşı gözü dönmüşçesine muhâdaada bulunma küstahlığına temas edilmişti. Onları bu muhâdaaya sevk eden şeye gelince o, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesine göre, kalblerinde bir marazın bulunması şeklinde ortaya konmuştu. Müteakiben, diğer bir münafık alâmeti sayılan ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede fitne ü fesada sebebiyet veren şeylerden biri olarak sayılan bir diğer husus da, toplum sınıfları arasında, aşağı sınıf-yukarı sınıf ayrımcılığının yapılması ve “Bu sınıf daha yüksek, bu değil.” gibi asırlarca hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden bir anlayışın hâkim olmasıdır ki, inananlar arasında farklı; kendi takımları, grupları, şeytanları, yandaşları ve hâkim güçlerle baş başa kaldıkları zaman farklı tavır ve davranış ortaya koymalarını, buna esas teşkil eden iç durumlarını, yani temel psikolojilerini ifade için Kur’ân, konuyu müşahhas olarak ortaya koymanın yanında, bir de istiare-i temsiliye yoluyla mücerredin enginliği çerçevesinde daha bir pekiştirir; ta ki anlayışımızın ulaşmakta zorluk çektiği hususları daha iyi anlayabilelim.
Şöyle ki, aslında onları inhirafa sevk eden husus, bir maraz-ı kalbî, bir maraz-ı ruhî ve bir maraz-ı ahlâkîdir. Böyle bir marazla malûl olanların doğru düşünüp doğru davranmaları çok zor ve hatta imkânsızdır. İşte Kur’ân-ı Kerim bu noktaya dikkatleri çekerek فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ der. Onların kalblerinde böyle kronik bir rahatsızlık olduğundan فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا Cenab-ı Hak da onların marazını sürekli artıp duran bir hastalık hâline getirir.
[1] el-Cürcânî, Delâilu’l-i’câz s.136; el-Kazvînî, el-Îzâh fî ulûmi’l-belâğa s.106.[2] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 102-105.[3] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.82-83.