İçeriğe geç

Şöyle ki, Saadet Asrı’ndan bu yana yalanla oturup kalkan bu kizbin temsilcileri, –ilk dönem münafıklarının anlatılması bahsinde de görüldüğü gibi– hep kurdukları tuzağın kurbanı olmuşlardır. Yalanın temsilcisi olan bu kimselerin, Medine-i Münevvere’de içtimaî, siyasî, iktisadî konularda ortaya attıkları, hatta kültür adına ileri sürdükleri bir sürü yalan vardır ki, bununla bütün halkı sömürme, istismar etme ve onlar üzerinde hâkimiyetlerini devam ettirme plânları kuragelmişlerdir. Ancak onların kurdukları bu tuzaklar kendilerinin başına dolanmıştır. Yani halk dilinde, مَنْ دَقَّ دُقَّ “Eden, bulur.” şeklindeki söze mâsadak olmuşlardır. Bunların yeryüzüne neşrettikleri yalan, öyle bir yalancı toplum meydana getirmiştir ki, bunlar, yalanın babası olan münafıklar gürûhunun dahi önüne geçmişlerdir. Ne var ki gün gelmiş, kendileri de kurdukları bu kizb değirmeninde öğütülüvermişlerdir. Zira bir gün gelmiş, onların bu kapitalist anlayışına ve maddeci görüşüne karşı Komünizm çıkıvermiştir. Beri tarafta bunların aksine Liberalizm, Faşizm gibi sistemler çıkıvermiştir. İhtimal ileride kendilerini bitirip tüketecek daha çeşitli içtimaî çalkalanmalar olacak, ektikleri zehir tohumları onları da zehirleyecektir. İşte yalan, onun temsilcisi için dahi bu kadar tehlikeli olması itibarıyla onlar için hem dünyada hem de ahirette, وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ mazmununca vesile-i azap olmuştur.

Evet, yalan söylemeleri ve dini yalanlamalarına bir ceza, bir mukabele olma mânâsında, onlar için can yakıcı hatta “can yakıcılığın ta kendisi bir azap” vardır. İşârâtü’l-İ’câz’da, yalanın, insanlığın sukût sebebi olup, kizble Müseylimetü’l-Kezzâb’ın esfel-i sâfiline yuvarlanmasına; sadakatın da insanoğlunun suûd (terakki) vesilesi olup, o alanın kahramanı Hazreti Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın da beşerin en faziletlisi olduğuna vurgu yapılır.[3] Bu konuda bu kadarlıkla iktifa edip başka bir konuya geçmek istiyoruz.

256