بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ cümlesinde بِ sebebiyet mânâsınadır. Burada Kelâm açısından, Cebriye’ye bir cevap da çıkarılabilir. Her hasene, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ın lütfuna, ihsanına; her seyyie de azaba bir sebeptir. Bu itibarla da eğer Cenab-ı Hak bir kısım kimseler hakkında, azab-ı elim hükmünü vermişse bu onların yalanları sebebiyledir. Burada Mutezile’ye de cevap sadedinde, bu sadece bir sebebiyet vermeden ibarettir. Ancak bu elim azap burada verilmiyor, tasavvuru kâbil olmayan bu azabı onların günahlarına karşılık Allah öbür âlemde verecektir. Öyleyse kesb (günah işlemek suretiyle azaba müstehak olma) onlara, halk (yaratma) da Allah’a aittir. Bu âyet, Cebir’in ve İtizâl’in içindeki bir “dâne-i hakikat”in bulunmasını hatırlatma yanında Ehl-i Sünnet akidesinin hakkaniyetini ortaya koymaktadır.
Diğer bir husus da, münafıkların ancak cinayet kelimesiyle ifade edilebilecek çeşitli günahları içinde, buraya kadar söylenilen şekliyle sadece onların yalanlarının esas alınmasıdır. Evet, yalan çok büyük bir günahtır ve aynı zamanda bunların yalanları, وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Öyle insanlar vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler; oysa iman etmemişlerdir.” âyetinde de görüldüğü gibi Allah’a karşı bir yalandır. Onlar Hakk’a inanmıyorlardı, inanmak işlerine gelmiyor ve inandık demelerine rağmen gerçeğe ters olarak yalan beyanda bulunuyorlardı. Yani bu yalanlarıyla onlar Allah’a karşı saygısızlıkta bulundukları gibi insanları da aldattıklarını sanmaktadırlar. Aynı zamanda kendilerine karşı da yalan söylemiş olmaktadırlar. İşte yalan, böyle sağa sola dal-budak salmış korkunç bir cinayet olması itibarıyla, dünyada ve ahirette yalancıların canını yakacak azabı, Allah (celle celâluhu) yalana bağlamıştır.