Ayrıca yalan, bir bakıma küfrün de diğer bir adıdır. Zira küfür, Allah’ı inkâr etmektir, yalan da gerçeği inkârdır. Evet, küfür, biricik hakikate delâlet eden âfâkî ve enfüsî delillerin delâletini görmezlik mânâsına geldiğinden, o en büyük yalandır. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارَ، وَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، “Yalan, insanı “fücûr”a (günaha), o da Cehennem’e; doğruluk “birr”e (iyilik) ve o da Cennet’e götürür.”[2] diye ferman buyurmuşlardır. Burada “sıdk” ile “birr” ve “kizb” ile de “fücûr” sebep-sonuç muvazenesi çerçevesinde zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıddıktır, sâdıktır. Müseylimetü’l-Kezzâb, Esvedü’l-Ansî kezûbdur, kezzâptır. Kıyamete kadar zuhur edecek bütün deccaller, –deccal kelimesinde de esasen mübalağa kipiyle yalancı mânâsı bulunması itibarıyla– yalanın, kizbin temsilcisidirler. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra bu âna kadar zuhur eden, otuz veya otuzun üstünde ne kadar süfyan ve deccal varsa, hemen hepsi de yalanlarıyla meşhur olmuşlardır.