Ayrıca burada bir kere daha amelin önemini vurgulamakta fayda var. اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetinin tefsirinde de ifade edildiği gibi, Ehl-i Sünnet’e göre bir insanın hakiki mü’min olabilmesi için iman etmesi gereken şeyleri kalbiyle tasdik, lisanıyla da ikrar etmesi gerekmektedir. Kalbin tasdik etmesi aslî rükündür, lisanın ikrarı ise tâlî bir rükün sayılagelmiştir. Onun için insan bazen meşru bir mazeret durumunda –daha evvel geçmişti– imanını lisanen ikrar etmeyebilir. Bazen de fiil, ikrar yerine geçebilir. Mesela bir insan, diliyle ikrar etmediği hâlde ezan okumak, namaz kılmak, oruç tutmak... gibi İslâmî esaslardan birisini yerine getirdiği takdirde, bu fiiller birer ikrar sayılır.
Bundan anlaşılan şudur: İnsanın iman mevzuunda bir iç mükellefiyeti, bir de dış mükellefiyeti vardır. Bu iç mükellefiyette mü’min, tavır ve davranışlarını Allah’ın Müheymin ve Rakîb olduğu inancına ve kendisinin tamamen O’nun gözetimi altında bulunduğu hesap ve anlayışına göre tanzim eder ve ona göre vaziyet alır ki, bu bir kalb tasdiki ve iz’an demektir.
Dış âleme gelince, mü’minin açıktan açığa mükellefiyetlerini yerine getirmesi, her şeyden önce mü’minleri suizandan kurtarması ve onlara günah işletmemesi; sâniyen kendisine ahkâm-ı şer’iyenin uygulanması ve mensup olduğu heyetin bir parçası olduğunu ortaya koyması adına önemli bir esastır. Binaenaleyh mü’min, bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın görüş ve bilmesine karşı içini tanzim edip ona göre vaziyet almak, diğer taraftan da mü’minlerin hüsn-ü zan beslemeleri ve kendisinin ahkâm-ı ilâhiyenin tatbikine mahal hâline gelebilmesi adına, sarih veya zımni bir mukavele ile mensup olduğu topluma karşı tavır ve davranışlarına çeki düzen vermek mecburiyetindedir.