İçeriğe geç

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki iman, dinin vaz’ etmiş olduğu rükünlerin mevcudiyetiyle vardır ve onu ayakta tutan ne kadar rükün varsa iman onlarla kâimdir. Küfür ise imanın rükün ve esaslarından herhangi birinin ortadan kalkmasıyla meydana gelir. Çünkü imanla küfür, birbirinin nakîzidir. Mantık tabiriyle, “Mûcibe-i külliyenin nakîzi, sâlibe-i cüz’iyedir.” Bunların bütününün var olmasıyla iman, bir tanesinin yok olmasıyla da küfür meydana gelir. Mesela imanın erkânına inanıldığı ama İslâm’ın usûl ve fürûuyla alay edilip hafife alındığı, hafife alanlara kavlen, fiilen ve en azından kalben karşı çıkılmadığı ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ihmal edildiği zaman da küfür hesabına tehlikeli bir duruma girilmiş olur.

Evet imanla küfür, birbirinin nakîzidir; zıt şeylerin bir araya gelmeleri mümkün olmadığı gibi imanla küfrün de bir araya gelmesi mümkün değildir. Zira birbirinin nakîzi olan iki şeyden birisinin bulunduğu yerde diğeri bulunmaz. Öyle ise bir alan, mütenakız olan şeylerin ikisinden birden hâlî olmadığı gibi, ikisinin aynı anda bir sahada bulunmaları da mümkün değildir. Mantık tabiriyle bunlardan birincisine “mâniatü’l-hulüv”, ikincisine de “mâniatü’l-cem” denir. Bu sebeple bir insana, aynı anda “hem kâfir hem de mü’min” denilemeyeceği gibi, aynı zamanda “ne kâfir ne de mü’min” denilemez. Bu noktada Mutezile, büyük günah işleyenleri imanla küfür arasında bir yere (el-Menziletü beyne’l-menzileteyn) koymakla Ehl-i Sünnet’ten ayrılmış ve ciddi bir yanlışa düşmüştür. Zira bir insan ya kâfir ya da mü’mindir. Fâsık dahi fıskının derecesine göre ya kâfir ya da mü’min sayılır.

179