عَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ : Türkçeye çevrilirken عَيْن ile بَصَر birbirinden ayrılmadan, her ikisine de “göz” denilmektedir. Hâlbuki Arapçada عَيْن maddî göz, بَصَر ise görme duyusu ve kalb gözü için kullanılmaktadır.
Kalb ve sem’e vurulan mühürlerin her birisi, ayrı ayrı delillere ait olduğundan, خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ifadelerinde عَلٰۤى tekrar edilmiştir. Ayrıca kalb ve sem’ için “Allah onların kalblerini ve sem’lerini mühürlemiştir.” ifadesi kullanılmış olmasına mukabil, basar için “Basarlarının üzerinde perde vardır.” ifadesinin seçilmesi, bu mevzuda doğrudan doğruya insanın kesbinin ehemmiyetini göstermektedir.
Aynı zamanda buraya kadar fiil cümlesi kullanılmasına rağmen, وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ’de üslubun değişip, fiil cümlesi yerine isim cümlesine iltifat edilmesi (dönülmesi) basar ile görülen delillerin sabit olduğuna, kalb veya sem’ ile ulaşılan delillerin ise yenilendiklerine ve sabit olmadıklarına işarettir. Yani âfâkî ve enfüsî birçok delil, bu âyet-i kerimedeki ifadelerin muhatabı olan insanın nazarına arz edilmiş, Cenab-ı Hak, onun gözünü açıp o delilleri göstermiş; ancak insanın basarında hak ve hakikatleri müşâhede etmesine engel bir perde bulunduğu için bu da öyle bir üslup ve ifade tarzıyla vurgulanmıştır.
Burada şöyle bir nükte de söz konusudur: Sadüddin Teftâzânî, imanı, “(İnsanın, iradesini sarf edip âfâkî ve enfüsî tetkik, tefekkür ve tedebbürü neticesinde) Cenab-ı Hakk’ın insanın içinde yarattığı bir nurdur.” şeklinde tarif etmektedir.[4] Bu tariften anlaşılan şudur; kalbde iman nurunun parıldaması Allah’ın aydınlatması ile olmaktadır. Şu hâlde bu ilâhî nurun sönmesi de Cenab-ı Hakk’ın mühürlemesi ile meydana gelmektedir.