Bediüzzaman Hazretleri bir yerde, “Bazen tevazu, küfrân-ı nimeti istilzam eder, belki küfran-ı nimet olur. Bazen de tahdis-i nimet, iftihar.. ikisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet olsun ne de iftihar. Meziyet ve kemalâtı ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakiki’nin eser-i in’amı olarak göstermektir. Mesela: Nasıl ki, biri murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana: ‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ dese; sen de tevazukârane ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?’ desen, o vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren o mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik sayılır. Eğer müftehirane desen: ‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, haydi gösterin!’ O vakit de, mağrurane bir fahrdir. İşte fahrden, küfrandan kurtulmak için; ‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır; dolayısıyla da o libası bana giydirenindir, benim değildir.’ demelisin.”[1] ifadeleriyle bu hakikate işaret etmektedir.