İçeriğe geç

istersen, “Aman yatayım, aman yatayım.” dersen, uykunu tamamen kaçırırsın.

• Yine mesela mühim bir netice için birini hırsla beklersin, “Aman

gelmedi, aman gelmedi.” diye diye en sonunda hırs sabrını tüketir, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin mühim netice bozulur.

Bu hadiselerin sırrı şudur: Nasıl ki bir ekmeğin varlığı; sırasıyla tarlayı, harmanı, değirmeni ve fırını gerektirir. Aynen öyle de, eşyanın bir sırayla meydana gelmesinde, yavaş ve tedbirli olmanın hikmeti vardır. Hırslı insan, hırsı sebebiyle yavaş ve tedbirli hareket etmediği için, o sıralı şeylerdeki manevî basamaklara uymaz. Ya atlar, düşer ya da bir basamağı noksan bırakır, maksadına ulaşamaz.

İşte ey geçim derdiyle sersemleşmiş ve dünya hırsıyla sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar zararlı ve belâlı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zillete boyun eğiyor, haram-helâl demeyip her malı kabul ve ahiret hayatına lâzım pek çok şeyi feda ediyorsunuz? Hatta İslam’ın mühim bir esası olan zekâtı hırs yolunda terk ediyorsunuz. Halbuki zekât, herkes için bereket sebebi ve belâların uzaklaşmasına vesiledir. Zekât vermeyenin elinden her durumda zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verilecek ya da bir musibet onu gelip alacaktır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından beş sene sonra hakikatli, hayal gibi, hayret verici bir rüyada bana soruldu:

“Müslümanlara gelen bu açlık, mali kayıplar ve bedenen çekilen zorluklar nedendir?”

Rüyada şöyle demiştim:

“Cenâb-ı Hak, kendi verdiği malın bir kısmından onda birini

353