halde, kimse onu taklit edemiyor. Zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, Kur’an daima genç ve tazedir. Öyle kusursuz bir nesir ve nesir tarzında bir nazımdır ki, hem yüce hem tatlıdır.
• Kâhinlere ve gaipten haber verenlere, gayba dair harikulâde
haberlerindeki mucizeliğini gösterir.
• Tarihçilerin ve olup biten hadiseleri inceleyen âlimlerin tabaka-
sına karşı Kur’an, verdiği haberlerle eski kavimlerin başından geçen hadiselere, onların hallerine, geleceğe, berzah ve ahiret âlemlerinde olacaklara dair mucizeliğini gösterir.
• Toplumların yaşayışını inceleyen âlimlere ve siyasetçilere, kutsî
düsturlarındaki mucizeliği bildirir. Evet, Kur’an’dan çıkan yüce dinin hükümleri, o mucizelik sırrını gösterir.
• Hem Cenâb-ı Hakk’ı tanıma, bilme ve varlığın hakikati ile meş-
gul olan tabakaya karşı, kutsî ilahî hakikatlerindeki mucizeliği gösterir veya o mucizeliğin varlığını hissettirir.
• Tarikat ehline ve evliyaya karşı Kur’an, bir deniz gibi daima dal-
galanmakta olan ayetlerinin esrarındaki mucizeliği ifade eder ve bunun gibi kırk tabakadan her birine bir pencere açar, mucizeliğini gösterir.
• Hatta Kur’an, yalnız duyduğunu idrak eden ve mânâları bir
derece anlayan avam tabakaya okunduğunda, dinleyen, onun başka kitaplara benzemediğini tasdik eder. Ve ona kulak veren, avam tabakadan adam der ki: “Ya bu Kur’an bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır; bunu ise hiçbir düşman dahi diyemez ve bu ihtimal yüz derece akıl dışıdır, imkânsızdır. Öyleyse Kur’an, işitilen bütün kitapların üstündedir. Demek ki mucizedir.”
İşte böyle sıradan bir adamın anladığı mucizeliği, ona yardım için bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki:
Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, indirildiği zaman bütün âleme meydan okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:
Birincisi: Dostlarında taklit hissi, yani sevgili Kur’an’ın üslûbuna benzeme ve onun gibi konuşma arzusu.
İkincisi: Düşmanlarda bir tenkit ve sözle mücadele hissi, yani Kur’an’ın üslûbuna karşılık vererek onun mucizelik davasını çürütme isteği.