ileri gidecek, mânâsını bildirmiş. Onlar, Haricîler ve Emevîlerin aşırıya giden bir kısım taraftarlarıdır ki, kendilerine “Nâsıbe” denir.
Soru: “Âl-i Beyt’i sevmeyi Kur’an emrediyor ve Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselam) çok teşvik etmiş. O sevgi, Şiîler için belki bir özür sayılır. Çünkü âşıklar bir derece kendinden geçmiş olur. Niçin Şiîler, bilhassa Râfızîler, o sevgiden istifade etmiyorlar, belki Resûl-u Ekrem’in işaretiyle o aşırı muhabbete mahkûmdurlar?”
Cevap: Muhabbet iki kısımdır.
• Birincisi: Mânâ-yı harfiyle, yani Hazreti Ali’yi, Hazreti Hasan ve Hüseyin’i, Âl-i Beyt’i Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) hesabına, Cenâb-ı Hak namına sevmektir. Bu sevgi, Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) muhabbeti artırır, Cenâb-ı Hakk’ı sevmeye vesile olur. Meşrudur, aşırısı zarar vermez, haddi aşmaz, başkalarını kınamayı ve onlara düşmanlığı gerektirmez.
• İkincisi: Mânâ-yı ismiyle sevmektir. Yani insan onları bizzat kendileri için, Hazreti Peygamber’i (aleyhissalâtü vesselam) düşünmeden sever. Hazreti Ali’nin kahramanlıklarını ve kusursuz vasıflarını, Hazreti Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp onlara muhabbet besler. Hatta Allah’ı bilmese de, Peygamber’i tanımasa da onları yine sever. Bu sevgi, Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) ve Cenâb-ı Hakk’a muhabbete vesile olmaz. Hem aşırıya giderse başkalarını kınamayı ve onlara düşmanlığı gerektirir.
İşte Resûl-u Ekrem’in işaretiyle, Şiîler Hazreti Ali’ye fazla muhabbetlerinin neticesinde Hazreti Ebûbekri’s-Sıddık ve Hazreti Ömer’den uzaklaştıkları için zarara düşmüşler. O menfî muhabbet, zarar ve ziyan sebebidir.
Kesin ve sahih nakille, Resûl-u Ekrem ferman etmiş ki:
إِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللّٰهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ
“ Ne zaman size Fars ve Rum kızları hizmet ederse, o zaman belâ ve fitne içinize girecek, birbirinizle savaşacaksınız, şerlileriniz başa
Dipnotlar
- Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/337. Ayrıca bkz. Tirmizî, fiten 74; İbni Hibbân, es-Sahîh 15/112; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 1/48, 4/53.