Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti. Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem de tek oğlu Âmir, bu uğurda hırz-u cân edeceklerdi. Yermuk’ta kendi dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: “Oğlun Âmir şehit oldu!” İkrime doğruldu. İhtimal Allah Resûlü temessül buyurmuşlardı ve: “Yâ Resûlallah! Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye sana söz vermiştim. Râkib-i Muhacir sözünde durdu mu?” dedi. Ebû Cehil’in oğlundan “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? O her cephede Allah Resûlü’yle karşı karşıya gelen, O’nu öldürmeyi en büyük emel bilen insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride bırakacak bir “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? Meğer çıkarmış.. ve çıktı da.
O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını keserdi. Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu. Ve, hele kadınlar kat’iyen yaşama hakkına sahip değillerdi. Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi. Fakir “Benim de hakkım var!” diyemezdi. Kanunlar vardı. Ve her zaman da olmuştu; ama bunlar âcizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı. (Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte Allah Resûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar çıkarıyordu.
b. Hz. Ömer (radıyallâhu anh)