Meselâ: Kur’ân-ı Kerim onlara:
“Allah hükmünü verdi: O’ndan başkasına kulluk yapmayacak ve anne babaya da iyi davranacaksınız.”1 diyor ve bu emir, düne kadar anasını babasını doğrayan, kırıp geçiren bu insanlar üzerinde öyle bir tesir icra ediyordu ki, bunlardan biri, Allah Resûlü’ne müracaat ediyor ve babası kendisine baktığında, ona tebessümle karşılık veremediyse, bunun cezasının ne olacağını soruyordu.
Yine Kur’ân-ı Kerim: وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ dedi. “Yetimin malına yaklaşmayın!”2 mealindeki bu âyet, Müslümanlara öyle dokunuyordu ki, birçoğu Allah Resûlü’ne gelerek, elindeki, yetime ait malı almasını ve sahiplerine vermesini istiyordu. Dikkat edilirse âyet, “Yetimin malını yemeyin.” demiyor, “O mala el uzatmayın!” diyordu. Böyle hassas bir mevzuda, sahabe kendine has hassasiyeti gösteriyor ve zimmetindeki yetim malından sıyrılmak istiyordu. Yetime hayat hakkı tanımayan ve onun bütün mal varlığını elinden almaya çalışan bu insanlara ne olmuştu ki, böyle birdenbire başkalaşmışlardı.
Zina çok yaygındı ve o toplumda tamamen meşru hâle gelmişti. O cemiyette bu kötü hareketi yadırgayan sanki yok gibiydi. Derken Kur’ân, belli bir süre sonra: وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَى “Zinaya yaklaşmayın!”3 emriyle geldi, geldi ve gayri meşru ilişkiler bütünüyle bıçakla kesilmiş gibi oldu.. evet, o devrede bir iki zina hâdisesi ya vâki olmuş veya olmamıştır.
Hırsızlık, yağmacılık cesaret maratonculuğuydu.. ve bunlar şecaat emaresi kabul ediliyordu. Kur’ân’da:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُۤوا أَيْدِيَهُمَا“Kadın veya erkek, hırsızlık yapanın elini kesin!”4 fermanı gelince her şey birdenbire değişti. Benim bildiğim, bu âyetten sonra, bilinen ve el kesme ile neticelenen bir iki hırsızlık hâdisesi oldu; hepsi o kadar…