Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle ahirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fatıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letâifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fatıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım.. bir köle aldım.. o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum ve sonra da Allah Resûlü’nün huzuruna geldim.. geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrur oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a şöyle hamd etti: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي أَنْجَى فَاطِمَةَ مِنَ النَّارِ“(Kızım) Fatıma’yı Cehennem’den koruyan Allah’a hamdolsun.”16
Elbette ki, Hz. Fatıma, boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Resûlü onu mukarrabîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibarıyla, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi:
Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidîn gibi âbidlerin ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Resûlü onu önce Ehl-i Beyt’e, sonra da Şah-ı Geylânîlere, Muhammed Bahauddin Nakşibendlere, Ahmed Rifâîlere, Ahmed Bedevîlere, Şazilîlere ve daha nicelerine ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Nakşîlerin, Rifâîlerin, Şazilîlerin ve daha yüzlerce turuk-u âliye ricalinin altın halkası…