Bu mütalâalar karşısında farklı görüşler şöyle te’lif edilebilir: Esasen Allah’a kulluğu ve mükellefiyetleri itibarıyla şeytan, melekler gibiydi. Bu yönüyle onun; bir, meleklerin içinde olması, bir de, meleklerden ayrı bir yanı vardı. Yani bir yönüyle şeytan bizim gibiydi. Zira biz de mükellefiyet açısından meleklerin içinde sayılırız. Mesela, namazda sağa selâm vermek, namazdan çıkma ve sağdaki mü’minlerle beraber meleklere selâm vermeyi, sola selâm vermek de oradaki cemaatle beraber meleklere selâm vermeyi ifade eder. Zira, bizim yanımızda Kirâmen Kâtibîn dışında başka melekler de vardır. Bu itibarla biz, Rabbimiz’e kulluk yapmakta, namaz kılmakta, dua etmekte, birbirimize selâm vermekte… hâsılı Rabbin huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde durmakta daha çok meleklerle beraber sayılırız. Bu anlamda beraberlik varken, birisi baş kaldırsa, Allah’a isyan etse, bunu ifade için Allah: “Falan şehirde benim meleklerim ibadet ediyordu. Bir şahıs isyan etti, melekler gibi olmadı.” dese, bu ifadeden biz, o şahsın melekler içine dâhil olduğunu anlarız. Ancak, onun tam olarak meleklerden olduğu hükmüne varırsak o zaman da hata etmiş oluruz.
Evet insan, Allah’a kulluk ve iman etmesiyle inanmada meleklerle beraberdir. Ama bir yönüyle de meleklerden ayrıdır. Çünkü o, topraktan; melekler ise nurdan yaratılmıştır. Aynı şekilde, şeytan da melek değildi ama içinde küfür tohumu olan, melek gibi hayat yaşayan bir varlıktı. Nitekim Cenab-ı Hak “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.”98 dediği zaman şeytan, lisan-ı hâliyle, meleklere “Şayet benden daha büyük olursa itaat etmem.” demişti. Bundan anlaşılıyor ki, İblis’in içinde bir küfür tohumu vardı, fıtratı gereği gizliydi ve âdeta o duygunun hortlaması bir kısım sebeplere bağlıydı.