İçeriğe geç

Binaenaleyh Hazreti Mevlâna bu meseleyi anlatırken, bir insanın belki haftada bir, belki her gün uğradığı mertebeleri anlatmıştır. İşte insan, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne, sırlı mânâları nefsinde toplayan, melekiyeti aksettiren, bütün âlemlerin enmûzeci ve numunesi, bütün hakikatleri nefsinde tayyeden bir kitab-ı matvî (dürülmüş kitap) mahiyetindedir. Öyleyse böyle bir kitaptan sâdır olacak ibadetin keyfiyeti de başka olacaktır. Onun, namaz kılarken şeytanın ağzına yumruk salladığı an olacak, bazen nefs-i emmâreye baş sallayacak, bazen omuz silkecek, bazen Kur’ân’da ses yükseltmek suretiyle şeytanı tardetmeye çalışacak, bazen de Rabbin huzurunda olmanın haşyetiyle sesini alçaltacaktır. Bütün bunlar namaz kılarken dahi üzerimizde hükmünü sürdüren, melekiyet mertebesinin dışında ne kadar mertebe varsa bir bakıma onların hükmünü kabul etmenin ifadesidir.

Bundan da anlaşılmaktadır ki, beşerin hayatı, serâdan süreyyâya kadar bir renklilik içinde kavisler çizerek cerayan ettiği gibi bu durum, hayatımızın bir mânâsı, miracımız olan namazda dahi kendisini göstermektedir ve yükselirken dahi acaip hâller göstererek yükselmektedir. Melek, bir kere pervaz eder yükselir. Ancak insan her köşe başında bizi bekleyen şeytan veya nefs-i emmâre adına bir kısım badirelerle, mânialarla karşı karşıya kalır, onlarla savaşır ve öyle yürür. İç murakabesi çerçevesinde kendini kontrol ede ede Rabbin huzurunda duran kimseler –objektif olmasa bile– şu söylediğim sözlerin ne mânâya geldiğini, sağa sola namazda savurdukları çiftenin ve salladıkları yumruğun, eğip büktükleri kafalarının mânâsını az çok anlayacaklardır. Ancak herkes böyle yapmamalıdır. Zira bunların belli kanun ve prensipleri yoktur. Belki bir iç derinliktir ki, herkes kendi içinde bilmediği bir âlemi keşfederken, mazhar olduğu şeylerle bir kısım ahval ve etvarda bulunmaktadır.

Cenab-ı Hak, hakikat-i salâtı edaya bizleri muvaffak eylesin!

142