Evet, insan bazen yirmi dört saat içinde çizdiği kavsiyesinde bu makamlara uğradığı anlarda, bu hususların onun ruhunda hükmünü icra ettiklerine şahit olur ve hayatın bir köşesinde nebâtiyetin bir bekçi gibi beklediğini görür. Hayat o yönüyle tamamen ottur ve bitkidir. Ayrı bir yöne yöneldiğinde orada da hayvaniyetin kendine has silahıyla silahlanmış vaziyette beklediğine şahit olur. O yer, tamamen hayvaniyetin hükmettiği bir sahadır. O sahanın içine girdiğinde sadece ve sadece behîmiyet hükmünü görür. Ayrı bir sahaya girdiğinde şuur ve idrak olarak orada da insaniyet mânâsı tebellür eder, billurlaşır ve insanlık, özüyle kendini bulur ve vicdanıyla bir kısım hakikatlere vâkıf olur. Burası da insaniyet mertebesidir. Şayet insan, esmâ ve sıfât dairesine yelken açarsa bu defa da kendisini unutacak öyle bir seviyeye gelir ki “Sen!.. Sen!..” der, ileriye atılır ve bî kem u keyf Zât-ı Ulûhiyet sahiline yaklaşır ve مَـا عَرَفْنَـاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ86“Seni hakkıyla bilemedik Allahım!” sözüyle Hak hakkındaki irfanını seslendirir. Bu da insan-ı kâmil mertebesidir.