Her gün beş vakit namaz, senede en az bir ay oruç, muayyen miktarda zekât, ömürde en az bir defa hac ve kulluğa müteallik diğer bütün emirler ancak sabırla yerine getirilebilirler. Bunlar, aynı zamanda insan hayatını disipline eder ve ona ötelere göre bir boya çalar. Böyle bir hayat da bütünüyle nuranilik çizgisinde geçer, bereketlenir ve nihayet –Allah’ın fazlıyla–Cennet’i semere verir. Onun için insan dişini sıkacak, ibadetlere sabredecek ve böylece hayatını ışıl ışıl nurlandıracaktır.
Sabır kelimesiyle aynı kökten gelen sabir, öteden beri ilaç sanayiinde kullanılan zehir gibi acı bir maddedir. Sabretme, dişini sıkma, metanet gösterme, sarsılmama, irade felcine uğramama, hâdiseleri sineye çekme ve dayanma kolay bir iş olmadığından dolayıdır ki sabır, işte o acılardan acı sabiri yutmak gibidir. Ancak bu acılık, işin başlangıcı itibarıyladır. Neticesi ise her zaman şeker şerbet gibi tatlı olmuştur.
Orucun en büyük faydalarından biri, şüphesiz insanı sabra alıştırmasıdır. İnsan, tuttuğu oruçla çok ciddi bir sabır eğitimi görmüş olur. Zira o, acıktığında yemeye karşı, susadığında su içmeye karşı sabreder; kendisine reva görülen sevimsiz davranışlar karşısında da “Ben oruçluyum.” der, sabreder. Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususu izah sadedinde, “Oruç, sabrın yarısıdır.”165 buyurmuşlardır. Evet, oruç, sabrın yarısıdır. İnsan, elini, ayağını, dilini, dudağını, kulağını bağlayıp Rabbine doğru kanat çırparken bir de sabrı kendine burak edinebilirse, adeta iki kanadıyla beraber Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetine erme payesine doğru pervaz etmiş olur.
Kur’ân-ı Kerim’de sabrın fazilet ve mükâfatıyla alâkalı birçok âyet-i kerime vardır. Biz konuyu kendi başlığı altında müstakillen değerlendirildiği yerlere havale ederek bu âyetlerden sadece birkaçını vermekle iktifa edeceğiz: