Giriş
Giriş
Tarihin ne kadar derinliklerine gidilirse gidilsin, bütün cemaat ve cemiyetlerde dinî bir düşüncenin varlığı müşahede edilir. Hatta en ilkel topluluklarda bile buna rastlamak mümkündür.
Arapça bir kelime olan din; yol, itaat, ceza veya mükâfat verme mânâlarına gelir. Kelimenin aslında olan her üç mânâ da dinin tarifi içinde vardır. O, bir yoldur, şehrahtır, ana caddedir. Onda Cenâb-ı Hakk’a itaat söz konusudur. Ve yine onda, itaat edene mükâfat, etmeyene de ceza vermek gibi bir müeyyide vardır.
Istılahta ise din, “akıl sahiplerini, kendi iradeleriyle hayırlara sevk eden ilâhî kanunlar bütünü” şeklinde tarif edilmektedir.1 Din, akıl sahiplerine hitap eder. İnsanlar itaatlerini kendi iradeleriyle yaparlar. Din, akla kapı aralar, iradenin hakkını verir, onu devre dışı bırakmaz. Dinin insanları sevk ettiği nokta da mutlak hayırdır.
Din, bu yönlendirmeyi evvela itikat cihetinden yapar. İnsan, sırf aklıyla dahi kendisini ve bütün kâinatı yaratan birinin olduğunu kavrayabilir. Fakat o, bir nebinin gürül gürül sesinden, vicdanındaki kabulü destekleyen bir sada ile Rabbinin anıldığını duyduğunda, esas inanması gerektiği şekilde bir iman ve yakîne sahip olur. O nebi, Cenâb-ı Hak’tan vazifeli olduğunu gösteren delillerle gelmiştir. Gösterdiği yüzlerce mucizenin yanında bir de mucizeliği kıyamete kadar sürecek kitap getirmişse, artık kuşkuya meydan kalmamış demektir. Mü’min, o kitap sayesinde, ahirete ve kadere nasıl inanılması gerektiğini ve daha nelere inanılmasının şart olduğunu öğrenecek ve orada izah isteyen hususları, bizzat o nebi talim edecek, izahta bulunacaktır.