İçeriğe geç

İnsanın basarı, renkleri, renkler arasındaki tenasübü her şeydeki âhengi ve umumî âhenk içindeki ezelî şiiri görür ve bir bilgi hâlinde kalbe havale eder; basiret de bu parça bilgileri veya küllî malumatı yeniden tahlil ve terkibe tâbi tutarak onları mârifete çevirir. Hakk’a intisap ve her şeye O’nun nur ve mârifetiyle bakmak, bir damla olan insan hakikatini derya, bir zerre olan insan mârifetini güneş, bir hiç olan insan kalbini kâinatın nabzı hâline getirir. İnsan, basarıyla dünü, yarını, hatta her yanıyla bugünü bile görüp bilememesine karşılık, basiretiyle hem kendini hem de diğer bütün duyulup hissedilebilecek şeyleri; hem parçaları hem de bütünü; hem eşyayı hem onun hakikatini hem de kâinat ve hâdiselerin delâlet, işaret ve iş’arda bulunduğu Hakikatler Hakikati’ni duyar, hisseder ve derecesine göre yakînin bir mertebesiyle O’nunla münasebete geçer.

Aklın idraki ve vicdanın sezisi de diyebileceğimiz böyle bir mârifette iltibaslara girmemenin yolu deliller, işaretler ve işaretçiler arasında bir seyyah gibi dolaşırken gözün bir ucuyla varlık ve hâdiseleri süzmeye mukabil, basiretle de nura, Münevviru’n-Nur’a, Musavviru’n-Nur’a nazar edilmelidir ki, ilimler mârifete dönüşsün ve insan, duygularıyla iltibaslara girmesin. Hz. Nuru’l-Envâr’a göre varlığa bakmanın yolu da, nurlu beyanı güneşlerden daha parlak ve قَدْ جَۤاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ1 ile gönüller tahtına kadem basması ilan edilen, وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا2 fermanı sübhanisiyle gökteki aya ve güneşe mukabil, dimağlarımızın Kamer’i ve vicdanlarımızın Güneş’i Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında her şeyi görüp değerlendirmektir.

228