Aynı şekilde bir kimse, bir yerde vaaz kürsüsüne çıkmak veya bir topluluğa sohbet etmek isteyebilir. Ancak o şahıs, âlem çağrılıyor ben niye çağrılmayayım mülâhazası içinde sürekli kendisine aralanacak bir kapının, bir davetin beklentisi içindeyse, böyle birinin asıl gayesi gönüllerin coşması, dinin gürül gürül ilan edilmesi değildir. Onun asıl derdi kendini ifade etmek, isbat-ı vücutta bulunmaktır. Hele böyle biri, yaptığı bir konuşmadan sonra insanlarda meydana gelen tesiri kendine verir ve hatta yerine göre kendini nefyediyor gözükerek; “Esasen konuştuklarımın bir kıymet-i harbiyesi yok, ancak Allah’ın takdiri işte, nasılsa, konuşunca insanlar dinliyorlar.” türünden sözlerle meseleyi “İnşallah, maşallah” ambalajları içinde takdim ediyorsa, o insan en tehlikeli bir riya tavrıyla hiç farkına varmaksızın şeytanî bir yolda sürüklenip gidiyor demektir.
Elbette ki gidip bir yerde konuşma, sohbet etme, hak ve hakikate tercüman olma ve o istikamette ter dökme mahzursuzdur. Fakat bütün bunların içinde onda bir oranında bile olsa insan, “İşin içinde ben de varım, benim de sesim soluğum var.” mülâhazasını taşıyorsa, çevresini aldatıyor demektir. Çünkü bunca zaman millete nasihat eden, halkın içinde muvahhid mü’min görünümünde olan bir insan hâlâ “Allah, peygamber” derken kendini ifade ve ispat gayreti içinde bulunuyor; bulunup herkesi kör ve âlemi sersem sanıyorsa o, düpedüz Allah’a karşı yalan söylüyor, hevaya bindiği halde hüdâya binmiş görünüyor ve bindiği o merkubu küheylan gösterme gayretinde bulunuyor demektir.