Dini anlama tarzında olduğu gibi, ibadet hayatında da insan, hüdâ yerine hevâsının peşine takılıp sürüklenebilir. Meselâ bir insan namaz ibadetini kusursuz denecek ölçüde mükemmel bir şekilde yerine getirse, ancak eda ettiği bu namazı “Allahım ben namazımı eda ettim, kullukta bulundum. Bana bir oğlan evlat nasip et!” gibi bir karşılığa bağlasa, o insan Allah’a ibadet ediyorken hevâsının peşinde gidiyor demektir. Yanlış anlaşılmasın, elbette ki insan, dualarında, arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hak’tan ister. Biz, bir sahabî anlayışıyla kaybolan ayakkabımızın bağını bile Allah’tan talep ederiz. Ancak asla unutulmamalıdır ki, bir insanın her şeyi Allah’tan istemesi başkadır; ibadetlerini, içindeki bir kısım hesaplara bina ederek âdeta kendi isteklerinin gerçekleşmesi maksat ve niyetiyle ibadet yapıyor olması ise tamamen başkadır. Çünkü ibadetler, Allah rızasından başka hiçbir şey üzerine bina edilemez. Aksi durum insanın, çizgi dışına çıkması ve –hafizanallah– Allah’a kulluk yolunda gözüktüğü halde, Allah’a değil de, hevâ u hevesine kulluk yapması mânâsına gelir.
Bundan dolayıdır ki, ehlullah, ibadetlerin cenneti kazanma veya cehennemden azat olmaya bile bağlanamayacağını söylemişlerdir. Evet, Cennet arzusuyla Allah’a kulluk yapma mahzurlu görülmüş ve bu tür kimselere Cennet’in kulu, Cennet’in boynu tasmalı kölesi denmiştir. Aynı şekilde Cehennem endişesiyle Allah’a kulluk yapan kimseler de Cehennem’in kulu olarak görülmüş ve netice itibarıyla Allah’a kulluğun sadece Allah rızasına bağlanması gerektiği ifade edilmiştir.