Muhammed nam-ı celili ise yerde gökte herkesin kendisine saygı duyduğu, medh ü senâda bulunduğu zat mânâsında, Resûl-i Ekrem’in peygamberliği, mesaj ve misyonuyla alâkalı ismidir. Başka bir ifadeyle Allah Resûlü’nün “Muhammed” ismiyle insanlık âlemine nüzûlüdür ki, bu bizim adımıza şereflerin en büyüğü, O’nun adına bir tenezzüldür.
Mahmud unvan-ı kerimi ise, yerde-gökte övülüp methedilen, senâ edilen zât demektir. Bu azim unvan, Peygamber Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha’yla sabit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’na has, hamîdiyet ve mahmudiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O’nu medih, O da Allah’a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır.
Görüldüğü üzere Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) meşhur olan bu üç isminin hepsi de hamd kökünden gelmekte, “hamd” masdarı etrafında dönüp durmaktadır. Hiç şüphesiz bu da, Ümmet-i Muhammed için hamdin ne derece önemli olduğunu gösteren dikkat çekici bir husustur.
Kur’ân ve Hamd