İçeriğe geç

Diğer taraftan, “Rabbin seni asla terk etmedi ve sana darılmadı!” ifadesini mukabele olarak değerlendirmek lazım. Meselâ, Arapça’dan Türkçe’ye çevirirken kabaca “Kim Allah’a tevbe ederse Allah da ona tevbe eder.” şeklinde dile getirilen hakikat, aslında “Bir insan günahından tevbe eder ve bir kere daha kulluk şuuru içinde Cenâb-ı Hakk’a yönelirse, Allah o kulun tevbesini karşılıksız bırakmaz ve ona rahmetinin genişliğiyle, mağfiretinin enginliğiyle muamelede bulunur.” demektir. Belâgat ilminde, aralarında tezat ve tekabül bulunan şeyleri bir ibarede bulundurmaya ve aynı kelimeyi birbirine mukabil iki ayrı mânâda beraberce zikretme ye “mukabele” denmektedir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Demek hüner, kesret-i etbâ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı ilâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla “Herkes beni dinlesin?” diye, vazifeni unutup vazife-i ilâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.” şeklindeki ifadelerinde geçen “vazife” kelimesi de böyle bir mukabele düşüncesiyle kullanılmıştır.5 Yoksa, –hâşâ– Allah için vazife ve sorumluluk söz konusu olamaz. “O yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.”6 mealindeki âyet de bu hakikati ifade etmektedir. Demek ki, Bediüzzaman’ın bu sözlerindeki “vazife” kelimesi de belâgat ilmindeki mukabeleye misaldir.

422