İçeriğe geç

Herkes bunu duyabilir mi? Bu soruya “Niçin duymasın?” cevabını veririm. Bence duyabilir; ama iki şartla: Birincisi, uzun bir temrinat ve egzersiz döneminden sonra; ikincisi, tefekkür veya başka bir yolla yapılan seyr ü sülûk-i ruhanînin hiç bitmediği ve bitmeyeceği hakikatini kavramasıyla. Aslında bu ikincisi, başlı başına bir konu. İnsan bir makama, bir mertebeye, bir seviyeye ulaştıktan sonra “Oldum, piştim, bittim, vardım, ulaştım, gördüm…” dememeli; seyrini devam ettirmelidir. Süreklilik, her gün yeniden bir kere daha baştan başlamak, bu yolun değişmez esasıdır. Daha önceden katettiği mertebelerin, almış olduğu seviyenin yeni yapacağı yolculuğa elbette katkısı ve faydası vardır/olacaktır; ama önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle, sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan, kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü’minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar.

Tersinden ifade edecek olursak, insan, Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnat ettiği zaman, yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşâhede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

147