İçeriğe geç

Elvân nakış, keşmir şallar mı kaldı?

Er olan eridi yağ gibi gitti,

Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti,

Serviler yerinde mugaylan bitti,

Petekler söndüler, ballar mı kaldı?

Ebnâ-yı zemânın gaflet serinde,

Oynarlar, gülerler yerli yerinde,

Saâdet, hidayet binde birinde,

Helâki fark eder haller mi kaldı?

Er olan çekildi çıktı aradan,

Her biri mahvoldu gitti sıradan,

Gazab etti âlemleri yaradan,

Mübtela olmamış iller mi kaldı?

Dillerde kalmamış hidayet nûru,

İslâm’ın kalmamış kalbde süruru,

Kurban olur İslâm bulsa kubûru,

Lütfî, Hak söyleyen diller mi kaldı?

Birkaç adım daha öteye giderseniz Bayburtlu Zihnî’nin şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendirdiğini görürsünüz:

Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş,

Canan göçmüş ıssız kalmış otağı;

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,

Sâkiler meclisten kesmiş ayağı.

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi. İşin başlangıcında gâfil durup gâfil davranan bazı kimseler, daha sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdi; ama bunların hiçbir yararı yoktu.

Kaza-i diyanet yerde süründü,

Türk’ün ruhu zorla asi göründü,

Hem peygamberine hem Allah’ına.

Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna buna lanet yağdırma neticeyi değiştirecekti.

Bir zamanlar dünya insanları, bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıkıyor gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradıklarını bulurlardı.

Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefâseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi.

142