Hâlbuki diğer taraftan, bizi kendilerine düşman sayan insanlar ve onların gücü ve teknolojik üstünlüğü karşısında hakikî mânâda zillet yaşıyoruz. Her birimiz, bir minare olmamız lazım gelen yerde âdeta birer kuyuyuz; ama minare gibi dimdik ayakta görünmeyi de ihmal etmiyoruz. Bir terslik var bu işte. Bence bu terslik, Kur’ân’a hizmet mesleğinin bize sunduğu ruhanî hayat sayesinde dengelenebilir ve izale edilebilir.
Yıllardır bu dairelerde dolaştığı halde sanki bahsettiğiniz bu hakikatleri hiç duymamış gibi davrananlar var, diyecek olursanız, ne diyeyim:
Herkesin istîdâdına vâbestedir âsâr-ı feyzi,
Ebr-i nîsandan ef’i sem, sadef dürdâne kapar.
Sünûhât’ta verilen ölçüler içinde hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler (eğilir, kamburlaşır), boyu kısa olanlar da tetâvül ederler (uzun görünmeye çalışırlar). Allah indinde büyük olmanın gerçek emaresi, yüzü yerde olmaktır. Nitekim Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَهُوَ سَاجِدٌ3 beyanından da anlaşılıyor ki, insanın şeklî dahi olsa en büyük anı, Allah’a en yakın olduğu an olan secde anıdır. Öyleyse فَأَكْثِرُوا فِيهَا الدُّعَاءَ“Secdede çok dua edin.”
Evet, bu bir ölçüdür: Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, beklenti içindeyse, fezâil ve mezâyâ ihsasları yaşıyorsa, başkalarının kendisinin büyük başarılarına (!) alâkasızlığından rahatsızlık duyuyorsa, o boş bir insandır. Allah’la irtibatı yoktur onun. “Allah” diyebilir, konuşabilir, yazabilir; ama gerçek tevazudan, mahviyetten, hacâletten haberi olmayan birisidir o.
Dipnotlar
- 3 Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, tatbîk 78.