İçeriğe geç

Ne var ki, kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi. “O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin). Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise şuydu:

Bekle gözlerin yollarda; cepkeni kolunda,

Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremizde harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzun bir süre hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı uzak-yakın bu çevrede. “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “Yok” diyecek ciddî bir ses de yoktu. O yıkılmış coğrafya da imam-hatip yoktu, Kur’ân kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan da yoku. Aynen, Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ali’ye söylediği sözlerin tarif ettiği günler yaşanıyordu. –Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre– Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: “Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen, bunların hepsini göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.”

143