Yahudilere bakın, yaz kış demeden, çok küçük yaşlarda çocuklarını alıp her cumartesi âdeta merasime götürür gibi sinagoga götürüyorlar. Biz ise bunu ancak bayramdan bayrama yapıyoruz. Onlar dinî giyim kuşam tarzlarından da hiç taviz vermiyorlar. Uçak yolculukları dahil, “caiz” damgası olmayan yiyecekleri yemiyorlar. Kendi değerlerindeki ihlâs ve samimiyetlerinden dolayı da Allah bu dünyada onları mükâfatlandırıyor.
Bizde ise maalesef bu ölçüde bir ciddiyet yok. Oldukça zayıfız bu konularda. Bir ürkeklik, bir çekingenlik var. Hâlbuki dinimizi değişik surlarla tahkimat altına alıp korumamız gerekir. Farzlar, vacipler, sünnetler, müstehablar, menduplar bu hususta iç ve dış sur hükmündedir. Mecbur olmadıktan sonra kat’iyen taviz verilmemeli, dinî değerleri koruma ve yaşama konusunda çok ciddî ve kararlı olunmalıdır.
Burada Abdullah b. Mübarek’in bir sözünü hatırlatmak isterim: “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse, sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse, bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise mârifetten mahrum kalmaktır.”
Bu akıbete uğramamak için Müslüman, dinî hayata hayat kılmakta ciddî ve kararlı olmalıdır. Kimse mensubu bulunduğu dinden dolayı utanmamalı. Seyahatlerde namaz kılmaktan, Kur’ân okumaktan utanmamalı. Biz, biz olarak kaldığımız sürece, başkalarının içinde bulunursak bir şey ifade edebiliriz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Hâlbuki din bizim her şeyimizdir. Hem dünyamız, hem de ukbamızdır. Hayatımız onunla denge kazanır, onunla şekil bulur. Hayat onunla doğru okunur. Bizi hayatla bütünleştirecek olan odur.
Biz Gönülden İnandık mı?…