Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i dâimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdad ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da bu feci durum, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacaktır. Sizin gibi kutsîler de, tulumbaları ellerinde, hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhün, sükûnun ve emniyetin temsilcileri olduklarını göstereceklerdir.
Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine “Allah” dedirtmeden evvel ölümü göze almak lazımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Kültür”, “geçmiş”, “tarih”, “mukaddes miras” demek her babayiğidin kârı değildi.
Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin haddi hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa “hak”, “adalet” ve “hürriyet” diyenlerden söz edilebilir.
Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine –bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar– İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.
Bu itibarla ben de size Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ali’ye dediği gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üst üste güzelliklerin tulû ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi o dönemde de gönlünüze göre bir dünya yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdad da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibirya sürgünleri yoktu; ilk devirler için var olan çok şey sizin için yoktu.