İlk safvet dönemi üç asır kadar sürdü. İrtidat hâdiseleri; kendi akıl, mantık ve hissiyatlarını Kur’ân’ın önünde tutan felsefî ve kelâmî ekollerin çıkışları; hilafetin saltanata dönüşmesi gibi olumsuzluklar sürecinde yaşanan kanlı hâdiselere rağmen o ilk safvet, varlığını bir yönüyle üç-üç buçuk asır, diğer yönüyle beş asra yakın bir süre devam ettirdi. Fitne dönemlerinde, onca iç ve dış gaileleri göğüsleme hengâmında bile o safvet dönemi doğurganlığını muhafaza etti. Ancak hicrî beşinci asrı takip eden yıllarda doğurganlık durdu. Zaman zaman yeni doğumlar olsa, yeni sürgünler çıksa da, bu, sosyologların ifade ettiği gibi, bir yönüyle anomali doğumlar ve sürgünlerdi. Çünkü belli bir yaştan sonra sıhhatli doğum olmaz. Kaderin cilvesidir bu, onu değiştirmeye gücümüz yetmez.
Ancak bizler yine aynı kader inancımızın uzantısı olarak meselelere sebepler planında yaklaşarak yeniden bir dirilişe ermenin yollarını aramak ve bu yolda hiç durmadan yürümek zorundayız, tıpkı seleflerimiz gibi. Bu yolda olmanın, iç ve dış safvete erebilmenin birtakım şartları var elbette: Yaşatma uğruna yaşamadan vazgeçme, rehavetin kıskacına düşmeme, zevk u sefaya dalmama gibi. “Ev, araba, makam, mansıp hiç olmasın mı?” diyebilirsiniz. Olsun, ama bunlar tâli derecede kalmalı, kat’iyen asıl gayeden uzaklaştırmamalı bizleri. Yoksa gün gelir, bu isteklerin önünü almazsınız, kendi ruhunuzdan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya doğru yürürsünüz ve yine bir gün gelir, bu istekler azgın bir güç olarak karşınıza çıkar ve yer bitirir sizi.