İçeriğe geç

Oysa biz bütün düşünce, söz ve tavırlarımızı Rabbimize göre belirlemeliydik. Ona göre davranmalı; sesimizi, sözümüzü ona göre ayarlamalıydık. Onu görüyor ve duyuyor gibi yaşamalıydık. Recâizâde’nin bir yerde dediği gibi, teşbihe takılmamaya dikkat ederek, “Nerede ayakların, yüzümü süreyim!…” duygusuyla dopdolu olmalıydık. Başımız dest-i Kudret tarafından okşanıyor gibi hissetmeli, fakat teşbih ve tecsime düşme korkusuyla hislerimize hâkim olmaya çalışmalıydık. “Künh-ü Bâri, nâkâbil-i idrâktir” diyen Geothe’den daha ileri giderek, “O”nun idrak edilemeyeceğini dille beraber kalbimizle ilan etmeli; ama gönüllerimizi de bir beyt-i Hüdâ olarak, “Sahibi”nin nüzul eylemesi için daima hazır bulundurmalıydık.

Günümüzün mü’minleri tahkiki imana sahip olursa, hakikî mü’minlere vaadedilen nimetler, onlar için de geçerli olur. Yoksa, iman ve salih amel sırrına erememiş insanların nimet beklentileri ve ihsan ummaları sadece bir kuruntu ve ümniyeden ibaret kalır.

Safvet ve Diriliş

İnanan her insan, inancının gereklerini yerine getirse, inancı kadar insan olsa, inancı ölçüsünde bir duruşta bulunsa sadece İslâm dünyasında değil, dünyanın her yerinde ciddî değişiklikler olur. Evet, İslâm dünyası olarak bizler bir kere daha inhitat (gerileme) dönemi yaşıyoruz. Daha önceleri de yaşadık biz böylesi dönemleri; ama inananların samimi gayretleri ile idbarımız ikbale döndü. O devrelerde ümitlerimize fer verecek; insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendirecek kâmet-i bâlâlar vardı insanların önünde. Onlar kendi kapasiteleri ölçüsünde hizmette bulundular, toplumu yeniden aşıladılar, kurumaya yüz tutmuş yerleri budadılar, yeni fidanlar diktiler. Ancak hemen ilave edelim, bunların hiçbiri, ilk asırda olduğu gibi bir çağlayana dönüşmedi. Belki Osmanlı’yı müstesna sayabiliriz; fakat o da kâmil anlamda ancak bir buçuk asır devam etti, ondan sonra o da duraklama ve inhitata girdi.

154