İçeriğe geç

İnkâr edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkârcılar karşısında zillet gösterme, insanın Allah ile olan nispetine ve münasebetine dokunur. “Allah’ın kulu ve kölesiyim.” diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet, onun şahsıyla sınırlı kalmaz; Efendimiz’e de (sallallâhu aleyhi ve sellem) raci olur. Öyleyse, O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir Müslüman, sırtında taşıdığı Müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’ân ve sünnetin emrettiği, selef-i sâlihînin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.

Meselenin özü bu; ama bugün esefle ifade etmek lazım ki, mü’minler olarak bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, inkârcılara karşı zelil davranıyoruz. “Nasıl olsa bu mü’min, sesini çıkarmıyor.” diyor ve yükleniyoruz. Bu tavrı zaten inkârcılar inkârlarının gereği olarak mü’minlere karşı sergiliyorlar. Zaten Hz. Âdem’den bu yana insanlık tarihinde çirkin ve kötü şeylerin hepsinde onların parmağı vardır, ya baş rollerde veya perde arkasında. Ama gel gör ki, özellikle iman cephesinde yer aldığı halde azıcık okumasını bilen, azıcık konuşmasını becerebilen mü’minler, kendi insanına tevazu yerine izzet gösteriyor; benlikleri, enaniyetleri, egoları Müslümanlara karşı kabarıyor; herkese ve her şeye tepeden bakıyorlar. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi, âlemi hep hor ve hakir görüyorlar. Sanki hazret (!), İmam Gazzâlî veya Şah-ı Geylanî…

148