İçeriğe geç

Maksadımı bir misalle izah etmeye çalışayım: Meselâ yüksek dağların eteğinde yer alan bir beldeyi düşünün. Bu beldede, her sene, karlar eridiğinde debisi çok yüksek, önüne gelen her şeyi kütük gibi sürükleyip götürebilen bir sel tehlikesi bulunmaktadır. Şimdi burada aklî ve mantıkî olan; bir baraj yapmak, o coşkun suyu kontrol altına almak, daha sonra da kanallar açıp onunla kurak arazileri sulamaktır. Aynen bunun gibi, bir mü’minde de mutlaka heyecan olmalı. Öyle ki, din adına olumsuz bir durum zuhur ettiğinde ızdırapla iki büklüm olmalı, kıvrım kıvrım kıvranmalı, uykuları kaçmalı ve kalkıp odasının içinde deli-dîvâne gibi dönüp duracak hâle gelmelidir. Fakat o, bu heyecanı hiçbir fayda getirmeyen bağırıp çağırmalarla israf etmemeli, boşa harcamamalıdır. Aklî-mantıkî olarak o hâdise karşısında ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya çalışmalı ve bu şekilde o coşkun heyecanını müspet harekete, iş ve aksiyona dönüştürmelidir. Ve bunu yaparken kat’iyen ferdî, hissî ve fevrî bir hareket içine girmemelidir. Çünkü heyecan ne kadar takdire şayan bir duyguysa, o heyecanı kontrol altında tutup akıl ve mantık kanalları içinde faydalı hâle getirme cehdi de o ölçüde takdire şayandır. Bugün topyekün İslâm âleminin ve hatta bütün insanlığın içinde bulunduğu hazin durum elbette ki hepimizi ızdırapla inim inim inletmeli ve tepeden tırnağa heyecanla dopdolu hâle getirmelidir. Fakat bir insan sadece o heyecanla hareket ederse, çevresini kırıp döker, insanlarda nefret hissi uyandırır ve neticede karşısında saldırgan ve tahripkâr bir cephe oluşturur. Evet, his ve heyecan, akıl ve mantığa test ettirilmez, akıl ve mantığın belirleyeceği kanallar içinde değerlendirilmez ve ona göre salıverilmezse, o his ve heyecan bir seylâpa dönüşür ve çevresine faydadan daha çok zarar getirir.

105