O hâlde salâbet-i diniye sahibi bir mü’min, hissiyata bağlı kalarak, bağırıp çağırarak meselelerini duyurma gibi bir yanlışlığın içine asla girmemelidir. Böyle bir üslûp, muhatapların sadece nefret hislerini harekete geçirir, onların kabuk bağlayıp daha bir katılaşmalarına sebebiyet verir. Daha sonra ise bu hâlet-i ruhiye tepkiye, hatta saldırganlık ve düşmanlığa dönüşür. Bütün bu olumsuz sonuçlara, komplikasyonlara yol açmamak için müspet hareketi esas almalı, kendi değerlerimize sımsıkı sarılmalı, onlar üzerine yoğunlaşmalı, onların dellâlı olmalı ve aynı zamanda gönül dili, hâl şivesiyle o değerleri en güzel şekilde ifade etmeye çalışmalıyız. Meselâ, ilim ve beyanın öne çıktığı, medenilere galebenin ikna yoluyla gerçekleştiği günümüzde, dinine bağlı, salâbet-i diniye sahibi bir insanın yapması gereken, öncelikle kendi değerlerini çok iyi öğrenmek, öğrenip tabiatına mâl etmeye çalışmak olmalıdır. Eğer bunun için meselâ yüz kitap okumak gerekiyorsa, dinine hizmet etmek isteyen bir fert, onları temin etmeli ve iki üç sene kendisini o kitapları okuyup anlamaya vakfetmelidir. Gerekirse özet çıkarmalı, okuduklarını tahlil ve terkibe tâbi tutmalı ve netice itibarıyla o kitaplardan süzüp çıkardığı mânâ ve muhtevayı özümsemeye, benliğine mâl etmeye çalışmalıdır. Bütün bunların yanında meselenin mânevî buudunu da asla ihmal etmemelidir. Sebat ve kararlılık içinde gerekirse kırk sene geceleyin kalkıp, teheccüt namazı kılıp, hacet namazında başını yere koyup: “Allah’ım bahtına düştüm! Ne olur bu insanların kalblerini din, iman adına yumuşat!” diye yalvarıp yakarmalıdır.