Eğer kendi değerlerini okuyup öğrenme, öğrenip tabiatına mâl etme, bu kadar bir azm ü cezm ü kast istiyorsa sen o ölçüde okuyacak, o ölçüde kendini bu işe vereceksin. Aynı zamanda bu mesele, ferdî bir mesele olmadığından, ferdî okumalarla yetinmeyecek, oturup arkadaşlarınla müzakere edecek, düşüncelerini ortak akla test ettirecek ve böylece o ortak aklın, o ortak duygu ve düşüncenin mânevî gücünü arkana alarak yola koyulacaksın. Bunu da yeterli görmeyecek, Cenâb-ı Hakk’ın teyidatını arkana alma adına Rabbinle irtibatını hep kavî tutma ve her zaman iyi bir kul olma gayreti içinde olacaksın. Böylece Allah da (celle celâluhu) bu samimî gayretleri destekleyecek ve sözlerine nüfûz imkânı verecek. Öyle ki ağzından çıkan kelimeler ruhlara diriliş üfleyecek ve muhatabının gönlünde heyecan uyaracak. Görüldüğü gibi mesele başta hissîliğe değil, mantık ve muhakemeye emanet edilmeli ve sonra da onların rehberliğinde yol yürünmelidir. Zaten Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu da bu değil midir? O, yirmi üç sene zarfında mesajını hep muhataplarının kabul edebileceği şekilde sunmuş, Kur’ân aklı ve Kur’ân mantığıyla hareket etmiş ve kimsede tepki uyarmadan vahy-i ilâhiyi gönüllere duyurmuştur.