İçeriğe geç

Bu arada şunu ifade edeyim ki, bir insanın Cenâb-ı Hak’tan: رَبَّنَٓا اٰتِنَافِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ“Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene verve bizi Cehennem azabından halâs eyle.”6 diyerek dünya hayatı için de hayır hasenat istemesi başka; hayır hasenat adına yaptığı amellerin karşılığını dünyada istemesi ve böyle bir beklentiye girmesi tamamen başka bir meseledir. Hem insan, yaptığı hayırlı işleri, geriye dönüşe, teveccühe, mutlak muvaffakiyet ve zafere bağladığı takdirde, eğer Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı sübhanisi o istikamette tecellî etmezse, ümitsizliğe düşer ve inkisar üstüne inkisar yaşar. Ayrıca siz bu şekilde bir beklentiyle hareket ettiğinizden, arkanızdaki insanlar da teşettüt-ü ârâya düşebilir ve size olan teveccüh ve hüsnüzanlarında kırılmalar hâsıl olabilir. Bu durum, fasit bir daire gibi, sizin de kuvve-i mâneviyenizi alıp götürür ve muvaffak olunamadığında atf-ı cürümler, kırgınlık ve hırçınlıklar kendini gösterir.

O hâlde insan, ahirete ait amellerin mükafatını, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lütuf ve ihsanına bırakarak, onu dünyanın fâni, geçici ve dar kıstaslarına hapsetmemelidir. Meselâ İstanbul’un fethini dünyanın darlığı içinde düşündüğünüzde, sadece İstanbul’un fatihi olma söz konusudur. Ancak böyle bir fetihte beklentiler Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne bağlandığında, ahirette fethe terettüp eden varidat, ganimet ve mele-i âlânın ona karşı duyduğu alâka neyse bütün bunlar dünyanın darlığı içinde değil de, ukbanın enginliği içinde insana verilir. O hâlde burada bir “sübhanellah” deyip ötede bir Cennet bahçesine sahip olma varken, neden meseleyi burada sadece bir sübhanellah ölçüsünde mükâfata bağlayalım ki!

Fedakârlığın Neye Tekabül Ettiğini Bilmiyorlar

6