Ramazan ayının kendine mahsus bir derinliği vardır. Fakat onun bu derinliğinin anlaşılması biraz da insanın kendi derinliğine bağlıdır. İnsanın derinliği ona da derinlik katar. Biz hiç kimsenin ibadet ü taatini hafife alamayız. Bir insan ihlâslı ve samimi ise, riya ve süm’a için, başkaları görsün duysun diye ibadet yapmıyorsa kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, kalktığı sahurların, eda ettiği teravihlerin, okuduğu hatimlerin, verdiği zekât ve sadakaların sevabını kat kat alır. Bunun yanında Ramazan’ı şuurlu bir şekilde idrak eden, gafletten uzak ve bilerek yaşayan bir insanın ondan istifadesi ise çok daha farklı olacaktır. O, meseleyi daha da ileri götürmüştür. Ulûfe-i ilâhiyenin herkese açık olduğu böyle bir ganimet mevsimini neden dolu dolu değerlendirmeyelim!
Maalesef günümüzün Müslümanları bu gibi konularda oldukça tali’izdir. Tali’siz bir dönemin tali’siz Müslümanlarıyız. Beslenme kaynaklarından mahrum yetişiyoruz. Aile, sokak, mektep, mabet, verilmesi gereken değerleri vermiyor. Bu kurumlar, çocukların terbiye edilmesi, bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi noktasında gerekli şeyleri yapacak kabiliyette değildir. Aile çok cahil, sokak çok insafsızdır. Cami, formalitelerin icra edildiği ve ciddi bir donukluğun yaşandığı mekân hâline gelmiştir. Beslenme kaynaklarının hepsinde kısırlaşma olduğu, memeler süt vermeyi kestiği için Müslümanlığı dolu dolu yaşayamıyor, onu gerektiği ölçüde duyamıyoruz. Metafiziğe açılamıyor, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselemiyoruz. Böyle bir açlıkla Ramazan’ı duymamız da zor görünüyor.