İman Ve Izdırap
Dertsizlik ve ızdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş büyük bir afet, musibet yoktur. Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki iman etmeyen, sırat-ı müstakimden sapan, haşin ve hırçın insanların perişan hâllerini kendi derdimiz gibi içimizde duyabilelim.
Yanlış anlaşılmasın! Bunun mânâsı, gidin ve sun’î olarak kendinizi ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir. Bilakis ben iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı, bütün insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum. Kastettiğim; dünyevî acı, kayıp ve mahrumiyetlerden hâsıl olan ızdırap değil; kalbin gölgesinde ve ruh enginliğinde bir hayat yaşamaktan hâsıl olan ızdıraptır.
Izdıraplı bir insan olayım diyerek ızdırap sahibi olunmaz. Bu, kendi başına hedef hâline getirilecek ve talep edilecek bir mesele değildir. Bilakis inanmaya bağlıdır, imanın tabiî bir neticesidir. Öteki âlemin ifade ettiği mânânın önemini kavramakla alâkalıdır. Allah’la irtibatı güçlü olan, imanda yakîne ulaşan bir insan, bütün mahlûkata karşı öyle bir şefkat besler ki suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile onun kalbi tir tir titrer. Ayağının altında ezilip ölen bir böcek karşısında, tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı hisseder. Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişâf etmiş bir mü’minin, insanların Cehennem’e yuvarlanması karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.