İçeriğe geç

İman zaafı yaşayan, Allah’a pamuk ipliğiyle bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık yaşayanların bunu anlaması çok zordur. Böyleleri kurtulamazlar mı? Elbette kurtulabilirler. Allah, bizim gibi taklidî imanın pençesinden kurtulamamış dertsiz ve ızdırapsız nicelerini Cennet’e koyabilir. Bu başka bir meseledir. Biz, insan-ı kâmil olmaktan, imanda tahkike ulaşmaktan ve bunun ızdırabını duymaktan bahsediyoruz. İşte bu yönüyle ızdırap, Allah’a yürekten inanmışlığın tezahürüdür, hâlisane bir duruşun ifadesidir.

Bazen olur ki ızdırap, belli bir seviyenin insanları için ayn-ı lezzet (lezzetin kendisi) hâline gelir; kişi, çektiği ızdıraptan ruhî ve manevî bir haz alır. Fakat bir mü’minin hayatını böyle bir lezzete de bağlamaması gerekir. Bediüzzaman Hazretleri, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî şeklinde bir sıralamadan bahsediyor. Zahiren bakıldığında zevk-i ruhanînin bir hedef olarak gösterildiği zannedilebilir. Oysaki insan, belirli bir seviyeden sonra havass-ı zâhire ve bâtınesinde ruhî bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke bağlamamalıdır. İman, ubudiyet, mârifet ve muhabbetin Allah’ın hakkı; bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları hiçbir şekilde maddî-manevî bir karşılığa bağlamamalıdır. Zira bu, Allah’a karşı hak iddiasında bulunma mânâsına gelebilir, dolayısıyla hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.

121