İçeriğe geç

“Mârifet-i ef’âl” her sâlikin mazhar olabileceği bir mevhibe; “mârifet-i sıfât ve şuûn” özel donanımlı haslara mahsus semavî bir atiyye; “mârifet-i hakikat” ise, meleklik yanlarını inkişaf ettirme bahtiyarlığına ermiş haslar üstü haslara Hazreti Zât’ın bir teveccüh armağanıdır. Anlamayan anlamasın, kabul etmeyen de etmesin, ârifler o esrar ve envârı her zaman can gözleriyle müşâhede eder ve çok defa bir sermestî yaşarlar; evet:

“Ârifin can gözlerinde nûr-i irfan var olur,
Ârife avn-i Hudâ sırr-ı meârif yâr olur.”
(M. Lütfî)

Daha önce “Mârifet” unvanıyla ele aldığımız bir fasılda icmâlen de geçtiği gibi, irfan bir burak, ârif onun süvarisi, mârifet de sermayesidir. Binaenaleyh, bu çerçevede ârif-i billâh olmayan, kendi uzaklığını aşamaz, vuslat denen o fevkalâdeliğe de ulaşamaz. Ona ulaşan bir mârifet eri de, bir daha geriye dönüp ağyâra yâr olmayı düşünmez; nasıl düşünür ki, –Yunus diliyle– o artık ballar balını bulmuş ve cân ü ten sevdasından da kurtulmuş biridir. Gayrı o, tecellî-i Zât ufkunda bulunma demek olan bir “feth-i mübîn”, belki de bir “feth-i mutlak”a vâsıldır. Bu yüksek mazhariyetle şereflendirilmiş bazı vâsıllar, tıpkı “sübühât-ı vech”e memerr olmuş bir tali’li gibi yer yer sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerini dahi duyamayacak şekilde mağmur ve müstağrak yaşarlar da kendileri dahil O’ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmezler.

17