Aslında, esmâ ve sıfât ötesi envâr u esrardan gayri bir şey görmeyen hakikî ârif, eğer vâkıf olduğu esrar-ı ulûhiyeti söylemeye kalkışsa; kendi medhûş olduğu gibi işitenlerin ruhlarına da dehşet ve hayret salar. Bu itibarla o, aşk u iştiyakını bir namus bilip sinesine gömdüğü gibi, ötelere ait esrarı da kendini aşamamış nâmahremlere kat’iyen fâş etmez; etmeye de mezun değildir. Eğer mezun olsa kim bilir neler söyler ve ne dehşetâmiz hakikatlerden bahisler açar.
Gerçi aramızda, esrardan dem vuran bir hayli insan var; ama zannediyorum, böyleleri farkına varmadan rüyalarını naklediyorlar.. evet, her vuslattan dem vuran vâsıl olmadığı gibi, her sâlik de ârif değildir. Hakikî ârif, esmâ ve sıfât âlemini gayet net gören, duyan, hisseden ve duyup hissettiklerini doğru okuyup iltibassız yorumlayan ilâhî inayetle müeyyet bir mârifet kahramanıdır. Bu kahramanın âlem-i kevn u şehadetten süzülen mânâlara vukuf ve ıttılaına “mârifet-i hak”, öteler ve ötelerin de ötesine ait envâr ve esrarı müşâhedelerine de “mârifet-i hakikat” denir. Bu seviyedeki bir irfan erine Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak, بِغَيْرِ كَيْفٍ وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالِ6 sırr-ı sübhanîsini duyurur; hususî teveccühleriyle onu şâd ve hurrem kılar. Akıl bunu tam kavramasa da, vicdan sistemi, donanımına emanet böyle bir iltifatı dehşet dalgaları içinde hisseder. Lisan sükût cânibine kayar ve ruh da sessizlik murâkabesine dalar.
Dipnotlar
- 6“Keyfiyeti meçhul, idrak edilemez ve misallendirilemez.” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.149)