Aslında, maddî-mânevî bütün alâkalardan sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Zât-ı Hakk’a teveccüh etmek ve O’nda erimek O’nun hakkı, bizim de boyun borcumuzdur. Zaten insan ancak tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahiptir. Bu itibarla da o, latîfe-i rabbâniyesini yerli yerinde kullanmalı, O’na münhasır kılmalı, gönül kapılarını tamamen ağyâr düşüncesine kapamalı ve Hazreti Matlub u Mahbub’a likâ iştiyakıyla, kendi dahil, hiçbir şeyi görmeyecek şekilde O’na tahsis-i nazar etmelidir. “Kişinin kıymeti,himmeti ölçüsündedir.” derler. Eğer bu böyle ise –ki öyle olduğunda şüphe yok– sülûkunu arızasız vuslat ufkuna ulaştırmış bir vâsıl, aynı zamanda tam bir himmet kahramanı demektir.
Lücce sahibi bu kahramanlığı şöyle seslendirir:
“Eğer nefsinin yükselmesini istiyorsan himmet kanadını aç; zira uçmada birinci derecede itibar, kanadadır.” Evet, şimdiye kadar himmet kanatlarını açık tutanlar –Allah’ın izniyle– ne yollarda kalmış ne de kurda-kuşa yem olmuşlardır.