İçeriğe geç

Feth-i mutlak, sâlikin, kendine ait göründüğü halde zâtî olmayan her şeyi Zât-ı Hak’ta ifnâ edip bütün bütün lâhûtî hakaika açılması demektir. Böyle bir feth, istidatların tefâvütü mahfuz, vahdet kapısının aralanması ve min vechin şuhûd-u Zât ve nur-u Ehadiyetin –ihtisaslara emanet– zevkî ve hâlî tebellüründen ibaret görülmüştür. İşte ilâhî nusret ve fethe erme makamı da bu makamdır. Bu pâye ile alâkalı da Hazret nazmen şunları söyler:

“Nusret-i hakkı bulanlar buldu feth-i mutlakı,
Cümleden fâni olanlar buldu feth-i mutlakı.
Bu fenâ meydanı içre dâima serbâz olup
Ölmeden evvel ölenler buldu feth-i mutlakı.”

Böyle yüksek bir pâyenin kahramanları, gözlerini açar-kapar hep O’nu hecelerler.. âdeta O’ndan başka hiçbir şey görmez, gördüklerine de hayal der geçerler ki, bu yüce pâyeyi dillendiren bir âşık-ı sâdık da hislerini şöyle seslendirir:

خَيَالُكَ فِي عَيْنِي وَذِكْرُكَ فِي فَمِيوَحُبُّكَ فِي قَلْبِي فَأَيْنَ تَغِيبُ

“Gözümde hep Senin hayalin, ağzımda hep Senin yâdın; kalbimde hep Senin muhabbetin, Sen nerede benden gayb olacaksın ki!..”

اَللّٰهُمَّ الْفَتْحَ الْقَرِيبَ وَالْفَتْحَ الْمُبِينَ وَقُرْبَكَ وَمَعِيَّتَكَ وَمَحَبَّتَكَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ مُحَمَّدٍ
سَيِّدِ الْأَنَامِ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.
216