İsmail Hakkı Bursevî gibi bazı mutasavvıfîne göre, bu fetihlerin hemen hepsi, sâlikin kalbî, ruhî ve sırrî hayatı itibarıyladır. Feth-i karîb ufkunda zuhûr eden bütün nurlar, sırlar, sıfatlar âleminden; feth-i mübînde tebellür eden envâr ve esrâr, isimler âleminden; feth-i mutlaktaki ihsaslara çarpan şuâlar ise âlem-i Zât’tandır. Bu tevcîhe göre –burada bazıları sıfât yerinde esmâ, esmâ yerinde de sıfât tabirini kullanmışlardır– ruhanî miraçta evvelâ sıfât nurları, sonra esmâ-yı ilâhiye envârı, bunların nihayetinde de Zât-ı Hak şuâları duyulur ve hissedilir. Aslında bu sırlı hususu, şöyle açıklamak da mümkündür: Feth-i karîb ufkunda seyahat eden sâlik, ilâhî mârifetin ziya tayflarını latîfe-i rabbâniye mertebesi itibarıyla duyar; o ufkun atlas iklimini ruh zirvesinden temâşâ eder; bî kem u keyf Rahmânî hakâiki ise, sır ve daha ötesi şâhikalardan tarassut etme bahtiyarlığına erer. Denebilir ki, bu güzergâhta sâlike ilk armağan, onun kalb ufkuna otağını kurmasına; ikincisi, ruh zirvesini ihrâz edip mârifet-i kâmileye ermesine; üçüncüsü ve en büyüğü ise, Hakikatler Hakikati mertebesine yönelmesine bahşedilen teveccühlerden ibarettir. Bu açıdan da, hakikat ehlinin kemâlâtına hakikî ve diğerlerininkine de izafî nazarıyla bakılagelmiştir.
Bu farklı mertebelerle alâkalı diğer bir mülâhaza da şöyledir: İlk basamak, şeriat ve diyânetle insan tabiatının ıslah edilmesi; ikinci basamak, seyr u sülûk-i ruhâniyle nefsin tezkiyeye tâbi tutulması; üçüncü basamak, ruh ve kalbin tasfiyesiyle sır ufkuna ulaşılmasından ibarettir ki, bu sayede his ve şehvet, yerlerini iffet ve istikamete; heva ve heves, hidayete; cehalet ve gaflet de hakikat-i ulyâya bırakarak hak erine hakîkî insan olma yolunu açarlar.