Peygamberlik ufkunun hususî derinliği, safveti ve kıyas kabul etmezliği mahfuz, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى“Attığını attığın zaman sen atmadın onu ancak Allah attı.”20 ve إِنَّ الَّذ۪يـنَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ ۘيَدُ اللّٰهِ فَوْقَ أَيْد۪يهِمْ“O sana bey’at edenler Allah’a bey’at etmişlerdir, Allah’ın inayet eli onların üzerindedir.”21 icmalî mealleriyle vereceğimiz bu âyetler tevhid edalı, cem televvünlü, fark buudlu böyle bir üslûbun işaret kaynağı gibidirler, işaret kaynağı gibidirler, ama bu çizgide hak erlerinin yaşadığı telbîs Hazreti Zât’ın zâtı itibarıyla değil, sıfatları itibarıyladır ve gerçek çerçevesi de muhkemâta ircâ ile belirlenecek bir telbîstir. Evet, âyetlerde işaret edilen atıp vurmanın, görüp konuşmanın, bey’at edip yüceltmenin keyfiyeti –aslında keyfiyet sözü bile, söz yetersizliği mazereti olmasa apaçık bir saygısızlık– ne olursa olsun Hak, sıfât-ı celâliye ve kemaliyesiyle o Müstesna Zât’ta mütecellî demektir.
İşte bu mülâhazayı, Hz. Mevlâna, biraz da “fenâ fillâh, bekâ billâh” esprisi içinde şöyle ifade eder:
Hazreti Nuh: “Ey isyanda baş çekenler, ben ben değilim; ben cânım itibarıyla ölü, cânân ile diriyim. Zira ben, insanlığın babası Hz. Âdem’in bazı hisleri itibarıyla ölüp fâni oldum.. ve Cenâb-ı Hak bana sem’ u idrak ve basar oldu.”
Kadîmden beri ehl-i hak hep böyle vücudda adem, ademde vücud mülâhazası üzerinde duragelmiştir. Bu konudaki en tutarlı yaklaşım da; nefis ve enaniyet cihetiyle yok olup, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla yeniden dirilişe erme olsa gerek…
Dipnotlar
- 20 Enfâl sûresi, 8/17.
- 21 Fetih sûresi, 48/10.