sözleri dökülmeye başlar; başlar da yönelir kalbine ve onu, değişik kirli tasavvur ve kirli hayallerden temizlemeye koyulur.. sırrını mârifetle süsler, hafîsini aşk u şevk çerağıyla aydınlatır, ahfâsını sadakat iniltileriyle seslendirir.. ve oturur-kalkar Ebedî Sevgilinin dertlisi olduğunu, O’nun kurbanı olmaya âmâde bulunduğunu mırıldanır –ah o ne tatlı derttir ki, anılınca bütün dermanlar unutulur! O ne enfes heyecan ve yorgunluktur ki, gerçek rahatın derinliği de ancak onun atmosferinde duyulur.– bîkarar gezer çölden çöle, dert peşinde ve O’nunla dertleşecek koy arar. Kim bilir şimdiye kadar bu yolda niceleri:
deyip inlemiş.. ve niceleri:
hisleriyle boşalmış; boşalmış ve bize, benliklerinin her parçası, bir ney gibi O’nun derdi, O’nun tutkusu ve O’nun iştiyakıyla iç içe ne hasret ve vuslat fasılları sunmuşlardır…
Mevlâna, bu ince faslı:
“Ey gönül, bir sen, bir de O’nun derdi var; ah O’nun dertlisi olmak ne hoştur! Aslında o dert, senin dermanındır. Bundan ötürü de sen, O’ndan gelen ızdırap ve sıkıntıları çek de sakın şikâyet etme; zira O’nun fermanı budur. Eğer cismanî arzularını ayaklar altına alabilmişsen, o zaman nefis kelbini öldürmüş olursun ki, işte asıl öldürülecek de odur.” sözleriyle seslendirir ve mevzua kendi ufkunun rengini katar.