Nefs-i mutmainne zirvesine ulaşan bir müntehî nazarında, kendi hususiyetleriyle bütün eşya, bütün elvân u eşkâl eriyip gider ve o, sürekli “Lâ ilâhe illallah” hakikatini düşünür, onu söyler; söylerken de hakikî ve aslî vücud olarak sadece O’nu duyar.. O’nun nur-u vücuduyla iç içe yaşar.. ve bütün varlığı, ilim ve vücudun birer tecellîsinden ibaret olarak zevkeder.. ve böyle bir ruh hâlinin gereği olarak da bütün varlığın, O’nun feyz-i vücuduyla meydana geldiğini ilan mânâsına لَا مَوْجُودَ فِي الْحَق۪يقَةِ إِلَّا اللّٰهُ der. Bu mülâhaza ne bir vücud ne de şuhûd telakkisidir; bu öyle bir zevk ve duyuş hâletidir ki, tatmayan bilmez, bilenler de tam ifade edemez. Bu makama eren bir hak yolcusunun sinesinde O’ndan gayrı her şey, yine O’nun ziya-i vücuduyla silinir gider ve her yanda sadece ve sadece Hazreti Ef’âl, Hazreti Esmâ ve Hazreti Sıfât nümâyân olmaya başlar; başlar da, gözler ve gönüller sürekli onlarla dolar taşar. Böyle bir sermesti içinde her an ayrı bir vuslat bişaretiyle yol alan hakikat eri, biraz da, “ayne’l-yakîn” derecesinde her şeyin O’na ait olduğunu duyması sonucu “Ballar balını buldum varlığım yağma olsun.” diyerek sırtında ariye bir gömlek gibi gördüğü bütün varlığını infak etmeye koşar.