İçeriğe geç

Cân vermeden Cânân’a erilemeyeceğini hatırlatma bakımından Hz. İbrahim –Kur’ân’ın da bu yönüyle onu nazara verdiği gibi– ne güzel örnektir: O, Hakk’a vuslat yolunda “nâr-ı Nemrud”u göğüsler.. yurdunu-yuvasını terk ederek gider çadırını –o çadıra köşklerimiz, villalarımız feda olsun– beyâbâna kurar.. Allah’a tefvîz-i umûr ederek götürür eşini, evlâdını insiz-cinsiz bir vadiye bırakır.. uzun yıllar devam edegelen şiddetli evlât arzusuna bahşedilmiş “semere-i fuâd”ını tereddüt etmeden bir kurban gibi Hakk’a sunar… Hâsılı, her hamlesinde öyle müthiş bir irade, bir azim ve bir kararlılık sergiler ki –İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hususî durumu mahfuz- onun bir benzerini göstermek mümkün değildir.

“ Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi;
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi”
(Seyyid Nigârî)

sözleri sanki böyle bir vuslat kahramanı için söylenmiş gibidir. İşte dervişlik, böyle bir vuslat kahramanlığına tâlip olma demektir ki; o da başta dinî hükümlerin mânâ, maksat ve gayesinin şuurunda olarak, bilâkaydüşart hayatını Allah’ın rızasına bağlamanın ayrı bir unvanıdır. Onu, özüne, sözüne, nefsine hâkim olarak aşk u şevk rehberliğinde Hakk’ı arama diye tarif edenler de olmuştur ki, minvechin ayrı bir önem arz eder. Merhum Rıza Tevfik’in melâmet urbası içinde sunduğu dervişlik, böyle bir mülâhazayı tenvir bakımından oldukça önemlidir:

“ Dervişlik, özüne hâkim olmaktır,
Esîr-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip Hakk’ı bulmaktır,
Keşkül, teber, asâ, tığ, şiş değildir.
İbadet namına dalgın oturma!
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma!
“ Yâ Hû”, “yâ Hay” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.
Sırr-ı Hakk’ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile dîdârı gören;
Ârif-i âgâha o zevki veren,
Benk ü bâde, afyon, haşhaş değildir.
282