Tasavvuf erbabı arasında has mânâsıyla derviş; kalben mâsivâdan alâkasını kesip, hakikate ulaşma niyet ve cehdiyle, kendini Hakk’a kulluğa adamış, zühd, takva, sabır, ikdam, sevgi ve hoşgörü insanı demektir.
Derviş, ilk adımını, günahlardan uzaklaşıp, farz, vacip, sünnet… gibi sorumluluklarını yerine getirmekle; ikinci adımını herkesi sevip, herkese sinesini açarak, kâinata bir “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakmak ve ahlâk-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikat-i Ahmediyeyi (aleyhi ekmelüttehâyâ) istidadı ölçüsünde tam temsil etmekle; üçüncü adımını da, ihlâs ve ihsan ufku itibarıyla, nazarî bilgilerini, inanç ve kabullerini, hâlî, zevkî, şuhûdî derinliklere açılmakla atmış olur.
Birinci adımı itibarıyla derviş; takvanın mebdeine açılır, dini, Kur’ân’ı anlamaya namzet olduğunu ve vuslata tâlip bulunduğunu ortaya koyar; derken samimiyeti ölçüsünde de niyetinin mükâfatını görür ve yürür rıdvan tepelerine kadar Cennet’in derinliklerine..
sözleri mebdeden müntehâya bu kademin önemini vurgular.
İkinci adımı itibarıyla o, canlı-cansız bütün varlıkla münasebete geçer, herkese konumlarının gereği takdirlerini arz eder, her şeyi sever, her şeyi kucaklar; düşmanlıklara muhabbetle karşı koyar, kötülükleri iyiliklerle savar ve bu yolun darılma değil, dayanma yolu olduğunu düşünerek koşar hedeflediği rıza pâyesine ve hep Yunus gibi mırıldanır durur: